Renklerin doğası ve doğanın renkleri


Renkler doğanın kendisini en güzel ifade ediş biçimidir kimileri için. Kimilerinin favorisi ise seslerdir. En güzeli elbette her ikisine de erişebilmektir. Fakat en önemlisi bunların farklı canlılarda farklı şekillerde yorumlandığı gerçeğidir. Farklılıklar artar ve arttıkça canlıların görünüşleri kadar algılama biçimleri de değişir. Kimi canlıların hayat anlayışı sadece aydınlık ve karanlıktan ibaret iken kimileri hayat rengarenktir.

İnsan gözü, ağ tabakasıyla ışığın şiddetini algılayan renklere duyarsız çubuk hücrelerle ve kırmızı, yeşil ve mavi renklere duyarlı 3 çeşit koni hücresiyle doludur. Bu 3 temel rengin karışımından ortaya muazzam bir çeşitlilik çıktığı herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ancak insan gözünün görebildiği aralık oldukça ufaktır.

Işık, elektromanyetik dalgadır ve foton adı verilen enerji paketlerinden oluşur. Dalgaboyu büyüdükçe kırmızıya, küçüldükçe de mor renge doğru gidilir. Morötesi ışınlar, insanlar tarafından görülemese de bazı böcek türleri tarafından görülmekte ve bu şekilde aradıkları çiçekleri bulabilmektedirler. Fakat ne şekilde gördükleri, renkleri nasıl algıladıkları onların gözünden göremeyeceğimizden muammadır. Göz farklı şekillerde defalarca kez evrimleşmiş bir organ olduğundan canlıların görsel algıları arasında ciddi farklar olduğu düşünülmektedir. Ancak tüm bu farklara rağmen her biri, canlının hayatını ve soyunu idame ettirebilmesine katkı sağladığından aynı önemi taşımaktadır.

Rengin doğasına baktığımızda pigmentleri, pigmentlere baktığımızda da doğaya renk veren kimyasal maddeleri görürüz. Pigmentler elektromanyetik dalgaların bir kısmını soğururken bir kısmını yansıtır ve bu şekilde birbirinden farklı renk tonları ortaya çıkmış olur. Yansıtılan ışığın dalgaboyuna göre farklı renkleri algılarız. Siyah tüm renklerin soğurulması durumunda, beyaz ise tüm renklerin yansıtılması durumunda ortaya çıkar.


Daha yakından incelersek; Üzerine foton düştüğünde uyarılan madde yüksek enerji durumuna geçer ve kinetik enerjisi (ısısı) artar. Daha düşük bir enerji seviyesine geçerken moleküler yapısına bağlı olarak belli bir enerji seviyesinde bir foton yayınlar.

Enerji yükseldikçe dalga boyu kısalır, frekans yükselir. Morötesi , X ışınları ve üstü radyasyonun frekansı yüksektir ve canlılar için maruz kalınan doza bağlı olarak ölümcül olabilmektedir. Zira bu enerji seviyesinde DNA iyonize olmakta, hasar almaktadır.


Işık, sadece moleküler boyutta değil gözün evrimiyle birçok canlının günlük hayatında da başrolü kapmıştır. Artık canlılar besinlerini ararken, düşmanlarını tanırken, partnerlerini seçerken ve doğanın potansiyel tehlikelerinden kaçınırken öncelikle gözlerinden faydalanmaya başlamıştır. Elbette milyonlarca yılda gerçekleşen kademeli bir geçişin sonucudur bu (Gözün evrimini buradan ayrıntılı olarak inceleyebilirsiniz) Dokunma, tat, koku ve işitme organları uzun yıllar zaten bu görevleri üstlenmiştir.

Ancak en önemlisi tüm canlılarda görselliğin ön planda olmadığı gerçeğidir. İnsanlar genellikle gözleri olan canlıların Dünya’yı kendileri gibi gördüğü, algıladığı yanılgısına düşer ve buna göre çıkarımda bulunurlar. Oysa ki partnerini kokuyla bulan fakat koku olmayınca görmesine rağmen tanıyamayan , yavrularını işiterek tanıyan fakat gözüyle ayırt edemeyen canlılar ve bunun gibi örnekler doğada sayısızdır.

Görsel algısı üstün olanlar rekabet ortamında görsel algısı daha zayıf olanlara üstünlük sağlayıp daha fazla üremiştir. Fakat bu üstün görsel algısı olan canlılar yavrusunu sesinden tanıyorsa ve onu yetiştirebiliyorsa bu konuda görsel algıya dayalı çıkarım mekanizmaları gelişmesi için bir sebep yoktur. Zira evrim kördür ve bir bilince sahip değildir. Canlının istediği doğrultuda, amaçlarına yönelik ilerlemez. O canlı yavrusunu o şekilde geleceğe hazırlayabiliyorsa ve soyu devam ediyorsa ortada bir problem yoktur. Üreyecektir ve o şekilde devam edecektir. Trajik olan aynı yavru sesini taklit eden cansız nesnelerin o canlı tarafından yavru sanılmasıdır. Zira hayvanlar daha çok mekanik davranışlar sergileyen hazır programları içerisinde barındıran ilkel, ara beynin kontrolü altındadır. Konuyu dağıtmamak adına buna girmeyeceğim. Daha sonraki yazılarda ele alacağım.


Kısacası göz, görme ve görsel algıya dayalı işleri yerine getirme amacıyla ortaya bilinçli bir şekilde çıkan organ değildir. Bu konunun anlaşılabilmesi için gözün evrimini araştırmanızı tekrar tavsiye ederim. Göz nesilden nesile evrimleşmiş, değişmiş ve canlıya sağladığı avantajlara bağlı olarak kalıcılığını sürdürmüştür. Daha keskin gözler daha iyi avcılar yaratırken, daha keskin gözlere sahip olan avlar dikkatli davranıp yaşama fırsatı bularak soyunu devam ettirmiş ve bu klasik hikaye böyle sürüp gitmiştir.

Asıl konu olan renklere geri dönersek, özellikle eşeysel seçilimde görsel algının öne çıktığını görülür. Dişiler kendilerine canlı renkleri olan yani sağlıklı olduğunu gösteren erkekleri seçerler. Sağlıklı bireyleri tercih etmesi haliyle o canlının soyunun devamlılığını sağlayacağından gelecek nesiller de aynı tercihleri yapmaya içgüdüsel olarak yönelim gösterecektir. Unutulmamalı ki , canlı bu seçimi bilinçli olarak değil içgüdüleriyle yapmaktadır. Yönelim gösteremeyenler ise elbette zaman içerisinde tükenmeye mahkumdur ve bugün Dünya üzerinde yaşamış tüm canlıların %99,...’unun soyunun tükendiği bilinmektedir.

Kısacası ışık ve renkler hayatımızın her yerindeler ve her zaman bizimleler. Işığa yönelim ve karanlıktan korkma, güneşli günlerde anlamsızca insanların içine dolan mutluluk ve fırtınalı günlerin mutsuzluğu atalarımızın bize bıraktığı, hala içgüdülerimizde yaşattığımız miraslar. Karanlıkta av olma, sele kapılıp boğulma bu renkli Dünya’da atalarımız için uzun yıllar renksiz gerçekler oldular. Işığı bulamadıklarında karanlığın tedirginliğini gelecek nesillere taşıyacak kadar korktular. Fakat direnmeyi başardılar. Zira renklerle tanıştıkları günden itibaren onlara öyle tutkuyla bağlanmışlardı ki bizi bu günlere taşıdılar...


Kaynakça

  • Hoimar von Ditfurth - Der Geist fiel nicht vom Himmel
  • Matt Ridley, Genome
  • Morris Conway, The Crucible of Creation
  • Charles Darwin, On the Origin of Species
  • Richard Dawkins, The Blind Watchmaker
  • Wikipedia.org (Görseller/Ek notlar)